21 Mayıs 2012 Pazartesi
Ve Aziz Yıldırım yeniden başkan!
Sağlık çalışanına ek ödeme müjdesi
Türk futbolunun acı günü
Fernandesten kötü haber

Soner ÖZBEN / yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Japonya'dan Sızanlar

17 Nisan 2011 Pazar 02:11

“Canım insanlar”

( bu yazı bilinçakımı yöntemi ile çok sinirli bir anda, migren krizi sırasında yazılmıştır. Yazar buradaki cümlelerine daha sonra katılmama hakkını saklı tutmaktadır. )

 

Çevremde son birkaç haftadır en çok duyduğum cümle : “keşke A.B.D.’nin, İsrail’in başına gelseydi. “ Neden mi bahsediyor bu insanlar ? Tarihin en büyük doğal felaketlerinden biri olan Japonya depreminden.

 

Kimler bu söylemin sahipleri ?

Tüm siyasi fikir hayatı “A.B.D., İsrail karşıtı olmak” ve “İsrail dünyayı yönetiyor” , “cola nın içinde böcek varmış” dan oluşan ve bu fikir doğrultusunda eylem olarak da “bebek yoğurtlarına bazı maddeler koyarak gelecek nesilleri aptallaştırmaya çalışıyorlarmış” ! maillerini sağa sola forwartlamaktan ibaret olanlar. Sizin çevreniz umarım benim karamsarlığa kapılmama yol açan dar çevremden daha geniş ve daha kalitelidir . Çünkü bir süre sonra onlara benzemek tehlikesi ile karşı karşıya kalıp ya bir fikir sıçraması ve benlik arayışına girersiniz yada o insanların ait olduğu sığ ve yavan dünyanın bir kulu olarak ileride kurtarılamayacak kadar umutsuz bir vakıa haline gelirsiniz.

 

Keşke sadece fiziksel afetler ile baş etmek zorunda olsaydık millet olarak. Birde zihinsel tsunamilere maruz kalmışız uzun yıllar ki, aksi halde bu cümlenin önce korteks de düşünülmesi sonra da karşı tarafın duyacağı bir hale gelmesinin, ( beynin kimbilir hangi garip mekanizmaları ile ve aslında mucizevi şekilde, dile dudaklara, ses tellerine emirler göndererek cümle halinde ağızdan çıkmasının ) açıklaması ancak genetik ve patolojik olabilirdi ki ben asla o görüşte değilim.

 

İsrail’in Filistinlilere çektirdiği acılara karşı çıkan, insanlık ruhunun yaşadığı dramlara duyarlı, “dünya vatandaşı kişi olmak vicdanına sahip” insan rolü oynarken , aynı anda, benzer hatta bu örnekte benzemeyen acıların toptan başka bir ulusun başına gelmesini istemek, ancak Oscar ile ödüllendirilebilecek kadar güzel, ana teması “tutarsızlık” olan ve ismi “timsah gözyaşı” olan bir film olabilir.

 

Japonya’dan bahsedeceğim ama dilim bir türlü varmıyor. Köşemin 3 haftadır ilk yazımda takılı olmasının sebebi de bu.

 

Deprem haberini alır almaz, hele ki ilk görüntülerden sonra korkunç bir acı hissetmeye başladım hepimiz gibi. Bununla baş edebilmek için kendimce yöntemlerim var. Birincisi kitaplara, ikincisi de doğaya kaçmak. Amacım acıdan kurtulmak değil aslında. Tam olarak onlarla hemhal olmak.

 

Yani şu anda, beni dehlizlerine alıp kaybedecek bir kitaba ihtiyacım var. Herman Hesse’nin boncuk oyunu kitabını alıyorum elime tesadüfen. Hemde Almancasını . Kamuran Şipal’in harika Türkçe çevirisinden daha fazla kaybolabilirim bu kitapta. Laf aramızda “gutentach” tan , ya dan “nayn” dan başka Almanca da bilmem. Gördüğünüz üzere onlarında yazılışlarını bile çıkaramıyorum.

 

Elime aldığım kitabın 2. dünya savaşının bir başka kaybeden ulusana ait olması beni kaçmaya çalıştığım dehlizin dışına doğru savuruyor. Yok yok bu sefer migren gelmeden dinmeyecek sanırım bu ızdırap. Evet migrenin fiziksel ağrısı gelse de kurtulayım diyecek kadar ruhsal bir ızdırap çekiyorum. Bunu anlatmak zor.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın kaybeden kazananlarından birisi olan Almanya’nın efsane yazarı Herman Hesse, diğer bir kaybeden kazanan olan Japonya’nın acılarına merhem oluyor. Birkaç gün boyunca bu tek kelimesini anlamadığım kitabı okuyarak geçiriyorum saatlerimi. Bunu anlamak zor.

 

Bu kitap okuma faaliyeti işe yaramaz noktaya geldiği, ve beklenen migrende gelmediğinde ve de genelde yarı uykusuz bir gecenin sabahında, daha yollar boşken, bu sefer doğaya kaçıyorum. Bunun içinde yardımcım, canım bisikletim.

 

Anı yaşa deyimini en iyi yaşayabileceğiniz spor branşıdır bisiklet. Bacaklarınızdaki acı, yüzünüzdeki rüzgar, boğazınızdaki kuruluk, size gerçekten içinde olduğunuz o anı yaşatır. Ben Japonya’nın acısından kurtulmak için vücuduma acı vermeyi seçiyorum. Dışarı atıyorum kendimi , bisikletimin üzerinden düşecek kadar yoruluncaya kadar pedal çeviriyorum. Nereye doğru ne kadar gittiğimin bir önemi yok. Gidon sarsılana, pedallar ayaklarımın altından kaymaya başlayıncaya, üzerimden sular seller gibi ter boşalana kadar durmuyorum. Görüyorsunuz ya ; “Sarsılmak, kaymak, seller gibi ” bu satırları yazarken bile bilinçaltım deprem konusunda dinginleşmiş değil.

 

Bisiklet sadece bel çevresinde birikmiş yağları ( safra der bisikletçiler ) atmak için işe yaramaz. Beyindeki safradan kurtulmak içinde birebir bir alettir. Hele gündeme asla yetişemediğiniz, saat başı gündemin, aydamın hatta yıldamın değiştiği ülkemde safra biriktirmemek çok kolay değildir, keza atmak da çok uzun sürer. Bel çevresinde safra biriktirmemek için ne bulursan yememek, beyinde safra oluşmasını engellemek içinde ne bulursan izlememek, her önüne geleni okumamak en iyi yoldur.

 

Felaket başka bir ülkede olsa da kendi ülkem hakkında veriler sunuyor olması ne tuhaf.

Kendi ülkesinin gelişmişlik düzeyi ile meselesi olan biri için kıyaslama yapmamak zaten imkansız.

Felaket adamların ülkesinde olmuş ama sınıfta kalan bizim medyamız. Daha henüz birkaç hafta önce içine girmiş bulunduğum medyayı, şimdiden bol keseden eleştirme hakkını kendimde bulmuyor olsam da. Allah aşkına nedir o “ depremde camdan atlayan Türk”, “ bu deprem Marmara depremini ( neden sadece Marmara ) etkiler mi” gariplikleri ve 3-5 gün sonra tarihin en büyük felaketlerinden birisini sümen altı etmek için her zaman ki gibi magazine , bitmeyen lig’e ( bizde futbol ligi bitse, transfer furyası, o bitse hazırlık maçları bitmez, bizde lig ancak güneş bir gün sönecek olsa biter, hatta o dahi olsa bazı insanlar kalan son sekiz dakikalarını yine lig ile ilgili konuşarak tüketebilirler ) sarılmak ve deprem haberini arka sayfaya düşürmek acullukları.

 

Japonya da ise , medyada tek bir ceset fotoğrafı yok. Genel olarak ise ; etrafı yağmalayanlar yok, kurtarma ekibi kılığında organize olmuş hırsızlar yok, stokçular yok, dünyanın en büyük hastane gemilerinden birisinin yaptığı yardım teklifini, sırf gemi Yunan bayraklı olduğu için reddeden yok, bakanlarıma ulaşamıyorum diye televizyonlara canlı yayında acizlenen başbakan yok, 4 yaşındaki ağır yaralı kızı yurt dışına götürmek isteyen yabancı yardım ekibine ufaklığın pasaportu olmadığı için izin vermeyen ve onun ölümüne yol açan bürokrasi yok, çok “saki” içtiler de ondan deprem oldu diyen yok, bu bize Allah’ın bir uyarısı diyen yok, ağlayan var ama dövünen yok, “aman be sende”, “milletin enayisi ben miyim ? “ “ salla başı al maaşı” deyip nükleer santralden kaçan yok, ülkenin depreme gerçek anlamda hazır tek gönüllü kuruluşunu şov yapmakla suçlayan yok, ben depremi önceden tahmin etmiştim diye ortalığa saçılan tarotçu, falcı, büyücü, şifreci yok.

 

Varsa yoksa aynı muhabbet.

Japonya dan nükleer sızıntı varmış, Türkiye ye gelir miymiş ?

 

Japonya dan dışarıya “insanlık” sızıyor. Acaba Türkiye’ye gelir mi ?

 

Bu ayın yapılacaklar listesi baştan sona değişti.

 

Bozkurt Güvenç’ in “Japon Kültürü” kitabı tekrar okunacak

“Tora tora tora” filmi tekrar izlenecek.

Tora tora tora,

Tekrar tekrar,

İzlenecek iz …

 

Bu yazı toplam 524 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
468x60 BANNER
ÜYE İŞLEMLERİ
SAĞLIK
RÖPORTAJ